Koca Seyit'in kemikleri sızlıyor!

15/5/2008 · Kategori: tarih



Dün akşam haberlerde gördüm onu.

Yine o ilahi gücünü koruyordu ve sırtında yine o mermi, son yüzyılın bütün acılarını barındıran ve defalarca bir kenara atılmasından doğan vefasızlığın soldurduğu yüzüyle bakıyordu Kilitbahir'e...

Uzaktan bir düşman gemisi geliyordu, tıpkı 93 sene önce olduğu gibi... Evet, yine o gemi geliyordu : Elizabeth! Aynı gemi değildi belki, ama amaç aynıydı, isim aynıydı. Bunu artık taşlaşmış bedeninde hissetti Seyit Onbaşı... Bıraksalar, yerinden fırlayıp Ocean'ı batırdığı gibi bunu da sulara gömecekti. Çünkü, modern top mermileri olan "krizlerle" sarsılıp yere düşen arkadaşlarından sadece o kalmıştı. Artık, kimsenin cesareti kalmamıştı nedense, düşmanı sulara dökmeye...

Düşmanı sulara dökecekti de, bunu ne Rusya'ya yalakalık yapmak için yapacaktı, ne de sırf artist olmak adına, kahraman olmak adına yapacaktı... "Allah, bu millete, bu devlete zevâl vermesin, vatanımın toprağına düşman ayağı değmesin" diye yapacaktı.

İzin vermediler. Bir Türk bayrağı bile çekilmeyen gemi, düşmanca tavrını sonuna kadar muhafaza ederek elini, kolunu sallaya sallaya girdi Boğaz'dan içeri.. Seyit Onbaşı'nın boğazında birşey düğümlendi o an. Gözlerinin önünde, bu millete her türlü acıyı yaşatan ve sonuna kadar bu işkence ve kıyıma yemin edenlerin gemisi, üstelik küffarın en büyüğü giriyordu Boğaz'a...

"Çanakkale Geçilmez!" diye bağırdı Seyit Onbaşı, "Çanakkale Geçilmez!"

Duymadılar. Yalakalık yapmak için smokin giyerek adama benzemeye çalışanlar susturdular Seyit Onbaşı'yı. Göğsüne İngiliz Haçı'nı  gururla (!) takarak, üstüne üstlük, İslam'ın savunucusu olduğu iddia edenler, Hilal'i Haç'a boğdurdular. Zübeyde ana isimli bir tekneyi mihmandarlık (!) yaptılar. Gemidekileri kıyıya, resmen Zübeyde Ana'nın sırtına basa basa geçirdiler!

"Keşke ben de ölseydim," dedi Seyit Onbaşı, "Keşke ölseydim de o geminin geçtiğini görmeseydim."

Yazıklar olsun.

Yedi düvelin öldüremediği Seyit Onbaşı'lar, Yahya Çavuş'lar, düşmanın, değil toprağımıza, sularımıza bile yanaşmasına izin vermezken siz 14 savaş uçağı, 4 helikopter, 1 top, 2 ağır makineli, birçok askeriyle ve sayısız mühimmatıyla göz göre göre göğsümüze soktunuz o İngiliz asilzade kılıcını.

Başını örtüp bacağını açarak camimize dalan kadınlara ve o camiyi dışarıdan, elinde medeniyetin kimbilir kalan hangi dişiyle, hangi silahlarla kuşatan insanlara göz yumarak, İslam'ı ve Türkiye'yi savunup temsil ettiğinizi sandınız.

Üstelik, Bursa'ya, Osmanlı'nın ana yurduna girmelerini, ağzınızın suyu aka aka izlediniz, Atatürk, milletinin kalbini Ankara olarak sunmuşken, siz Ankara'lardan koşa koşa elini, ayağını öpmeye gittiniz dünyanın dört bir tarafını acıya boğan ve boğmaya devam edenlerin liderinin.

Milleti arkasından bıçakladınız!

ŞİMDİ KRALİÇENİZİ DE ALIP GİDİN!

Ama biz, Osmanlı hançerini taşıyan Osmanlı torunlarıyız!

Biz, geçmiş bir 14 Mayıs'ta, İstanbul'dan Samsun'a yola çıkmaya hazırlanan, Kurtuluş Savaşı'nın heyecanını içinde duyan Mustafa Kemal'in evlatlarıyız!

Biz, ne İngiliz asilzadesi, ne de Haçlı işbirlikçisiyiz!

Biz, Türk'üz, ölene kadar da öyle kalacağız, gerekirse öleceğiz!

Ne mutlu Türk'üm diyene!

Ruhumun senden, İlâhî, şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.
Bu ezanlar ki şahadetleri dinin temeli-
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.


İlk İstiklâl Madalyasını Hak Eden Çocuk

23/4/2008 · Kategori: tarih



Milli Mücadele’nin en önemli simgesi İstiklal Madalyası’ydı. Cumhuriyet tarihinin ilk madalyası ise bir çocuğa verilmişti. Dokuz yaşında cephelerde savaşan Nezahet Onbaşı, o madalyayı hiçbir zaman alamadı.

Nene Hatun, Halide Edip, Erzurumlu Kara Fatma, Adile Onbaşı, Kara Ayşe ve daha nicesi… Onlar İstiklal Harbi’nin sembol kadınlarıydı. O listede adı çok anılmayan; ama daha küçük bir kız çocuğu iken cephelerde at süren, çarpışan bir de Nezahet Onbaşı vardı. Babasıyla Geyve Savaşı, Konya İsyanı, I. ve II. İnönü Savaşları ile Sakarya ve Gediz muharebelerinde gösterdiği kahramanlıklarla anılacaktı. Yaşı küçük olduğu için Cumhuriyetin kadın kahramanlarının listesine bile çok sonraları girecekti. Çünkü o, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin İstiklal Madalyası ile ödüllendirmeye karar verdiği ilk çocuktu.

Nezahet Onbaşı’nın hikâyesi aslında Çanakkale Savaşı günlerine kadar uzanıyor. Savaş yıllarında annesi Hadiye Hanım daha 24 yaşındayken ince hastalığın (verem) kurbanı olur. O günlerde İstanbul işgal altındadır, küçük kızın babası Albay Hafız Halit Bey ise cepheden cepheye koşmaktadır. Hafız Halit Bey bir müddet sonra komutasındaki 70. Alay ile Anadolu’daki Milli Mücadele saflarına katılma kararı alır. Tabii kızını da yanında götürmek zorunda kalır. Böylece kader Küçük Nezahet’i daha 9 yaşındayken cephelerle tanıştırır.

At sırtında geçen ilk günün gecesinde donma tehlikesi atlatır. El bebek gül bebek büyüyeceği bir dönemde öksüz kalmıştır çünkü. Hafız Halit Bey küçük kızını kimseye emanet edemeyeceğini düşünerek adeta cephelerde büyütür. Küçük Nezahet, askerlerden at binmeyi, silah tutmayı öğrenir. Tam üç sene cephelerde bilfiil babasının katıldığı her muharebeye katılır. 70. Alay’ın simgesi olur adeta. Cephede Mustafa Kemal Atatürk’ün ve İsmet İnönü’nün de dikkatini çeker.

BEN BABAMLA ÖLMEYE GİDİYORUM, SİZ NEREYE GİDİYORSUNUZ?

İstiklal Savaşı başladığında Alay Komutanı Albay Halit’e, Yunan askerleriyle en çetin çarpışmaların yaşandığı Gediz hattını müdafaa görevi verilir. Minik Nezahet, yanı başında süngü süngüye çarpışan Mehmetçik’in şehit oluşunu görecek kadar savaşın içindedir artık. Gediz Cephesi Yunanlılara karşı ilk yenilginin alındığı cephelerden biridir. Ancak Türk askeri düşmanın lojistiğini kesmek için verdiği mücadeleyi sonuna kadar sürdürür. Zor anlar yaşanır. Tarihe kaybedilen muharebe olarak geçen Gediz Cephesi’nde sadece bir alay başarılı olmuştur. O da Hafız Halit Bey’in kumandasındaki 70. Alay’dır. Küçük Nezahet’i onbaşı yapacak, daha sonra onu Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsülerindeki tartışmalara taşıyacak en önemli olaylardan biri de bu sırada vuku bulur.

Türk askeri Yunan saldırıları karşısında zor anlar yaşamaktadır. O sırada cepheden kaçmayı düşünenler bile olur. Yaklaşık 600 kişilik alayı ile en zor sınavı veren Hafız Halit, umutların tükendiği noktada atıyla askerlerin önünü kesen küçük kızı Nezahet’i bulur. Minik, ama vatan sevgisiyle dolu yürek cephe gerisine kaçmaya çalışan askerlerin karşısına duvar gibi dikilir ve ağzından şu sözler dökülür: “Ben babamın yanına ölmeye gidiyorum, siz nereye gidiyorsunuz?”

Babasına destek olmak isteyen bir çocuğun çırpınışlarının ötesindedir gayreti. Atın üstündeki küçük kız, askerlerin yüzüne tokat gibi bir gerçeği, ‘vatan sevgisini ve şehadeti’ haykırınca hepsi geri döner. Çoğu cephede şehit düşer, ancak Gediz muharebesi kaybedilse de Yunan askerinin Anadolu’nun içlerine kolay sızması geciktirilir. Küçük Nezahet, sınavı kazanmıştır. Artık o elinde oyuncaklarıyla askerin arasında gezen bir kız çocuğu değil, 70. Alay’ın Nezahet Onbaşısı’dır.

İLK İSTİKLAL MADALYASI’NI BU ÇOCUĞA VERELİM

Bu kahramanlık hikâyesi Cumhuriyet’in ilânından hemen sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin en hararetli tart ışmalarından birine konu olur. Tarih 30 Ocak 1921′dir. Bir milletvekili Meclis Riyaseti Celilesi’ne (başkanlık) Nezahet Onbaşı’ya ilk İstiklal Madalyası’nın verilmesini önerir:

“Bursa Mebusu Operatör Emin Beyin, muhtelif harp cephelerinde bilfiil müsademata iştirak eden (çatışmalara katılan) 12 yaşlarındaki Nezahet Hanımın İstiklal madalyasıyla taltif edilmesine dair takriri… Muhtelif harp cephelerinde bilhassa son Gediz ve İnönü meydan muharebelerinde bilfiil müsademata iştirak ve her an efrat ve hatta zabitanı teşci eden (cesaretlendiren) yetmişinci alay Kumandanı Hafız Halid Beyin kerimesi on iki yaşlarında Nezahet Hanıma ilk İstiklal madalyasının itasını teklif ve teklifi vakım Heyeti Umumiye’nin tasdikine arz edilmesini rica ederim. (30 Kanunusani 1337 - Bursa Mebusu Operatör Emin Bey.)”

Erzurum Mebusu Celaleddin Arif Bey izahat verilmesini ister. Operatör Emin Bey söz ister ve Nezahet Onbaşı’nın cephelerdeki kahramanlıklarını bir bir anlatır. Babasını ve askerleri nasıl cesaretlendirdiğini söyler: “Bu çocuk mutlaka muhtac-ı taltiftir. İlk İstiklal madalyasını bu çocuğa verirsek büyük bir kadirşinaslık gösteririz. Ha onu arzedeyim, bütün askerlerimiz buna (Türk Jandark’ı) namını vermişlerdir.” İzmit Vekili Hamdi Namık Bey itiraz eder, İstiklal madalyalarının Yunan madalyalarına benzetilmemesi için 12 yaşında bir çocuğa verilemeyeceğini, sadece hediye ile taltifini önerir.

Bolu Mebusu Tunalı Hilmi Bey araya girer, İstiklal Madalyası’nın da ötesinde küçük Nezahet’in asker yapılmasını, mirimiran (tuğgeneral) rütbesiyle ödüllendirilip, paşa hanım olmasını teklif eder. Meclis başkanı hem hararetli hem latifelerle dolu konuşmaların sonunda Emin Bey’in teklifi gereği ilk İstiklal Madalyası’nın minik kıza verilmesi gerektiğini söyler. Meclis zabıtlarına bu aynen geçirilir. Tartışmalar sürer, ordu kumandanlığına sorulması bile gündeme gelir. Meclis’teki bu tartışmalar aslında küçük Nezahet’in ömrü boyunca peşini bırakmayacak iç burkan bir hikâyenin temelini oluşturur.

Hem Kurtuluş Savaşı gazisi babası Albay Hafız Halit Uzel Bey hem kendisi defalarca başvurmasına rağmen İstiklal Madalyası’nı bir türlü alamaz. Nezahet Onbaşı bir çeyizlik hediye ile de taltif olunur. Çeyiz de tıpkı İstiklal Madalyası kararı gibi zabıtlara geçmesine rağmen gerçeğe dönüşmez.

Aradan yıllar geçer. Tam 65 yıl sonra bir gazetecinin köşe yazısında konuyu gündeme getirmesiyle dönemin Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Necmettin Karaduman tarafından bir takdir beratı verilir. Nezahet Onbaşı, 6 Temmuz 1986′da Dolmabahçe Sarayı’nda sessiz sedasız bir törenle şükran plaketini aldığında 78 yaşındadır. Aradan 6 yıl geçer ve madalyasını göremeden 84 yaşında hayata gözlerini yumar.

Nezahet Onbaşı şimdi Anadolu yakasındaki Karacaahmet Mezarlığı’nda İstiklal Madalyası sahibi kocası emekli Albay Rıfat Baysel ile yan yana yatıyor. İstiklal Mücadelesi’nin çocuk kahramanı Nezahet Onbaşı’dan geriye iki kızı İnci ve Oya hanımlar, torunu Şebnem ile onun kızları Didem ve Gizem kaldı. Bir de İstiklal Madalyası ile taltifini onaylayan TBMM tutanakları…

ATATÜRK’TEN İLTİFAT

Küçük Nezahet’in birbirinden ilginç anıları da var tabii ki. Padişah yanlısı Kuvvay-ı İnzibatiye askerleri Albay Hafız Halit’in sorumlu olduğu alayın Anadolu’daki Milli Mücadele Orduları’na katılmasını (1919) istemez. İşte küçük Nezahet o çatışmalarda bir askerin yanı başında şehit oluşuna şahit olur. Yüreğini sarsan bu anıyı çocuklarına sık sık anlatır.

İlk asker elbisesini 1920′de giyer. Erlerin kullanılmayan kıyafetlerinden minik kıza bir haki elbise dikilir. Çerkes Ethem ile cephede karşılaşır. Asker elbiseli bu küçük kızı merak eden Çerkes Ethem, niye bu kıyafetleri giydiğini sorar. Nezahet’in cevabı, “Ben askerim.” olur. Askerin silahı olmazsa asker olmaz, diyen Çerkes Ethem çatışmalarda ele geçen bir Yunan filintasını ona silah olarak verir. 70. Alay’ın adı ‘Kızlı Alay’ diye anılmaya başlar. Birinci İnönü Muharebesi’nde cepheye gelen Atatürk alayın sembolü Nezahet’le tanışır. Atatürk’ün sebeb-i ziyareti aslında Alay Komutanı Hafız Halit’i denetlemektir. Atatürk komutan çadırında kulaklarında küpe, asker elbiseli olarak Nezahet Onbaşı ile karşılaşınca çok şaşırır. Yanındakilere sorar, “Kim bu?” diye. Komutanımız Albay Halit’in kızı cevabını alınca daha da şaşırır. Sonra ona sorar, “Ne arıyorsun sen burada?” O da vecize haline gelen sözünü söyler: “Ben askerlerin kalesiyim, dönmek isterlerse karşılarında beni bulurlar.” Cevap Atatürk’ün çok hoşuna gider. Küçük kızı sever. Bursa Ahudağ eteklerinde, Bozüyük’te Atatürk’ün özel vagonunda ve Akşehir’de olmak üzere üç kez daha cephede karşılaşırlar.

ASKER KIYAFETLERİ İÇİNDE MİNİK BİR KIZ

Asker kıyafetleri içindeki küçük kız Garp Cephesi Kumandanı İsmet Paşa’nın da gözünden kaçmaz. At üstünde onu gördüğünde, “Kim bu küçük asker, niye bu kadar küçükleri askere alıyorsunuz?” diye yanındakileri fırçalar. Sonra sarı sarı küpelerini fark eder minik kızın. “Aç bakayım şapkanı?” der, saçlarını okşar, iltifat eder: “Kimsin sen? Parola ne?” “Onbaşı Nezahet.” İnönü gülümser: “İyi o zaman ben seni kurmay yapıyorum.” Sonra Alay Komutanı Hafız Halit’in kızını cephelerde büyütmek zorunda kaldığını öğrenir. Paşanın kurmay iltifatı karşılıksız kalmaz, Nezahet Onbaşı, karargâh binasının bahçesindeki asma (üzüm) yapraklarından yaptığı sarmayı Paşa’ya ve babasına ikram eder.

İstiklal Harbi sona erer, Nezahet Onbaşı babasıyla birlikte İstanbul’da yaşamaya devam eder. 13 yaşındayken adının ilk duyulduğu o meşhur tartışmalı TBMM oturumu yapılır. Küçük Nezahet, Fransız İhtilali’nin simge ismi 16 yaşındaki Jan Dark (Jeanna D’Arc) ile özdeşleştirilir. Ama madalya rüyası bir türlü gerçekleşmez. İstanbul Kumkapı’da açılan Jan Dark Enstitüsü’nün de en başarılı öğrencisi olur. Ancak bir aile kararıyla ortaokuldan sonra okuldan alınır.

Okuma sevgisi ve asker olma isteği yüreğinden hiç çıkmaz. İstiklal Harbi’nin genç kahramanlarından Yüzbaşı Rıfat ile 1931′de evlenir. Uzel soyismi artık Baysel’dir. Yüzbaşı Rıfat da Alman Mektebi’ni okurken 17 yaşında okulunu terk edip Kuleli Askerî Lisesi’ne kaydını yaptırmıştır. Daha okulunun birinci yılında o da kendini Milli Mücadele cephesinde bulur. Mehmet Rıfat (Asım), İstiklal Madalyası alan ilk genç askerlerdendir. Nezahet Hanımla evlendikten sonra Atatürk’ün yaverlerinden biri olur.

Nezahet Onbaşı ve ailesi Atatürk’e çok yakın oldukları halde hiçbir zaman alamadıkları İstiklal Madalyası’nı şikâyet konusu yapmaz. Dolmabahçe Sarayı’nda düzenlenen devlet törenlerinde, balolarda Nezahet Onbaşı da vardır. Dönemin asker ve lider eşlerinin tamamıyla iyi ilişkiler kurar. En büyük üzüntüsü okuyamamak olur. Ama hayalleri yarım kalır.

Evliliğinin yedinci yılında ilk kızı İnci, daha sonra Oya dünyaya gelir. Evinin kadını ve iyi bir anne olur. Çocuklarını Kurtuluş Savaşı’nın hikâyelerini anlatarak büyütür. Hayat arkadaşı Rıfat beyi de 1974′te kaybeder.

SON İSTEĞİ TÜRK BAYRAĞINA SARILMAKTI

Annesinin son günlerinde yeniden Milli Mücadele günlerini yaşamaya başladığını söyleyen büyük kızı İnci Üçok (Baysel), Nezahet Onbaşı’nın ölüm anını şöyle anlatıyor: “Çok rahatsızlanmıştı. Gülhane Askerî Tıp Akademisi’ne kaldırdık. Hastanede, ‘Bak gördün mü Alay geldi. Karşıda askerler. Bak kızım babam beni almaya geldi. Alayın hepsi burada.’ diyordu. Onlar son sözleri oldu.”

Büyük kız İnci, “Askerler onun her şeyiydi. Ay yıldızlı bayrağı ve askerleri gördüğünde gözleri dolardı.” diyor. Annesinin intizamlı bir hayatı olduğunu, Atatürk ve Kurtuluş Savaşı ile ilgili hatıralarını hep coşkuyla anlattığını söylüyor.

İstanbul Özel Saint-Joseph Fransız Lisesi Felsefe öğretmeni küçük kızı Oya Baysel ise tek bir isteğini yerine getiremediklerini dile getiriyor: “Onun son dakikasına kadar hep yanında olduk. Tek isteği var yapamadığımız. Öldüğümde Türk bayrağına sarın demişti. Bir takım asker geldi, cenaze törenine. Ama tabutuna al bayrağı koyamadık. O günün telaşıyla birileri Bayrak Kanunu var deyip engellemişti. Biz de unuttuk.”

Nezahet Onbaşı 24 Eylül 1993′te GATA’da vefat eder. Ve eşinin yanına Karacaahmet Mezarlığı’na defnedilir. O, ardında birçok kimsenin bilmediği tarih kayıtlarına not düşülen bir kahramanlık hikâyesi bıraktı. Nezahet Onbaşı’nın alamadığı İstiklal Madalyası TBMM’nin 69 numaralı Kanunu mucibince Cumhuriyet’in ilk yıllarında 6 bin 920 kişiye verildi. Madalya alanlar arasında 70. Alay Komutanı Hafız Halit Bey ve Nezahet Onbaşı’nın eşi Rıfat Baysel de vardı. Bugün Meclis Kütüphanesi’nin raflarında yer alan 6 defterin kayıtlarına göre İstiklal Madalyalı kahramanların ilk 1500′ü Atatürk’ün silah arkadaşları, milletvekilleri ve cephede yer alan komutanlara verilmiş. Sonra erlere, halk kahramanlarına, Maraş’a, Antep’e, Urfa’ya İstiklal beratı ve madalya verilmesi kararlaştırılmış. Kayıtlara ilk İstiklal Madalyası olarak geçen tek taltif Nezahet Onbaşı’ya yani bir çocuğa aitti. Ancak o madalyasını alamadan hayata gözlerini kapadı.

TBMM’NİN İLK İSTİKLÂL MADALYASI TARTIŞMASI

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 140. oturumunun 1. Celsesi’nde Nezahet Onbaşı’ya İstiklal Madalyası verilmesi şöyle gündeme gelir.

Gündem Maddesi 4.

- Bursa Mebusu Operatör Emin Beyin, muhtelif harp cephelerinde bilfiil müsademata iştirak eden (çatışmalara katılan) 12 yaşlarındaki Nezahet Hanımın İstiklal madalyasiyle taltif edilmesine dair takriri.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Riyaseti Celilesine

Muhtelif harp cephelerinde bilhassa son Gediz ve İnönü meydan muharebelerinde bilfiil müsademata iştirak ve heran efrat ve hatta zabitanı teşci eden (cesaretlendiren) yetmişinci alay Kumandanı Hafız Halid Beyin kerimesi on iki yaşlarında Nezahet Hanıma ilk İstiklal madalyasının itasını teklif ve teklifi vakım Heyeti Umumiye’nin tasdikina arz edilmesini rica ederim. (30 Kanunusani 1337- Bursa Mebusu Operatör Emin Bey.)

CELALEDDİN ARİF BEY (Erzurum) - İzahat verirlerse iyi olur efendim.

OPERATÖR EMİN BEY (Bursa) - Efendim, bu Nezahet Hanım denilen küçük hanım, mini mini hanım, sekiz yaşında öksüz kalmış. Babasından başka kimsesi olmadığı için onun kucağına düşmüş ve harbi umumide muhtelif cephelerde bu çocuk harp içinde büyümüştür. Hafız Halit Bey denilen zat da gayet kahraman bir kumandanımızdır. O kahramana layik bir çocuktur. O çocuk kendi eliyle yüzü mütecaviz bir zabitan sarsıldığını görse hemen yanına koşar, haydi beraber çarpışalım der, onunla beraber çarpışır. Babasında ufak bir tereddüt görse hemen babasına koşar, aman baba hiç müteessir olma, annem vakıa ölmüştür, seni de vururlarsa ben yetim kalmam. Bana millet bakar, haydi babacığım diyerekten bu suretle teşvik eder ve kim bir parça sendelerse Nezahet Hanım mutlaka onun yakasına yapışır. Bu çocuk mutlaka muhtacı taltiftir. İlk İstiklal madalyasını bu çocuğa verirsek büyük bir kadirşinaslık gösteririz. Ha onu da arzedeyim, bütün askerlerimiz buna (Türk Jandark’ı) namını vermişlerdir.

HAMDİ NAMIK BEY (İzmit)- Efendim Emin Bey biraderimizin buyurdukları Halit Beyle kerimesini bendeniz de tanırım. Hakikaten böyledir. Türklerin bir Jandark’ı addolunabilir. Yalnız bendeniz diyorum ki; pek kıymettar addettiğimiz İstiklal madalyalarını Yunan madalyalarına benzetmemek için 12 yaşında bir çocuğa verilmesini caiz görmüyorum. Bendeniz; muvafıksa Büyük Millet Meclisi namına bu kıza büyüdüğü zaman cihazını temin edecek bir hediye (çeyiz kastediliyor) takdim edelim. (Hay hay sesleri)

TUNALI HİLMİ BEY (Bolu) - Efendim bendeniz ilk defa olarak olmak üzere Osmanlı tarihinde bir paşa hanım görmek istiyorum. Kendisine mirimiran rütbesinin tevcihini teklif ediyorum. Yalnız nişan değil, bir rütbe. (Handeler)

REİS - Operatör Emin Beyin teklifi veçhile Nezahet Hanıma ilk İstiklal madalyasının şimdiden tevcihini…

HAMDİ NAMIK BEY (İzmit) - Efendim izahat vereceğim. Malumu aliniz İstiklal madalyası tevdiinde Divan-ı Riyaset’in tetkikat icrası kanun iktizasındandır. Bir defa ordu kumandanlığından sorulsun, tetkik edilsin, doğrudan doğruya Meclis karar vermez.

REİS - Kanunu mahsusu mucibince Divan-ı Riyasete havalesini tensip buyuranlar el kaldırsın. Efendim bir daha arzediyorum. Anlaşılmadı. Takririn Divanı Riyasete tevdiini kabul buyuranlar lütfen el kaldırsın. Kabul edilmiştir.

DR. SUAT BEY (Kastamonu) - Evvela kabülünü nazarı itibara alalım.

TUNALI HİLMİ BEY (Bolu) - Efendim benim de teklifim nazar-ı dikkate alınsın, mirimiran olsun.

MEHMET RAGIP BEY (Amasya) - Aksini reye koymaya mecbursunuz. Yok ayağa kalkacaksınız diyeceksiniz efendim.

YAHYA GALİP BEY (Kırşehir) - Riyasete karşı bu kadar itap edilmez….

REİS - Beyefendi; sükuta davet ediyorum. Nizamname beni mecbur etmez. Şüphelenirsem aksini reye korum. Şüphe yoktur, ekseriyet vardır.

….

Tartışmalar bu şekilde noktalanır. Ancak Divan Başkanlığı’na sevk edilen İstiklal Madalyası’nın takdimi meselesi Nezahet Onbaşı’nın ömrü boyunca hayata geçirilemez.

*Kaynak TBMM Tutanakları 7. Cilt 440. sayfa

İLK HARP HEYECANI

Nezahet Hanım Milli Mücadele’ye katılışının ilk safhalarına ait anılarını Tarih ve Coğrafya Dünyası Mecmuası’na şöyle anlatmış:

“Gelinkondu Köyü’nde kurduğumuz karargah benim için yeni bir hayata başlangıç teşkil etti. Artık talim devresini bitirmiş, acemilikten kurtulmuş, muallem bir asker olmuştum. Cephelerde sükunet olduğu için çadırda babamın hizmetine bakıyordum. Babamın elbiselerini temizliyor, söküklerini dikiyordum.

Bir akşam üstüydü. Çadırın önünde oturmuş, babamın ceketindeki sökükleri dikiyordum. Birden silah çatırdıları duyuldu. Bütün bölükler silah başı yaptılar, ileriye keşif kuvvetleri gönderildi. Babam da hazırlıklarını bitirerek yanıma geldi:

- Haydi, dedi; benimle gel.

-Nereye gidiyoruz?

-Askerlikte sual sorulmaz. Verilen emirler yapılır.

-İyi ama ben asker miyim?

-Şu dakikadan itibaren askersin.

Hiçbir cevap hayatımda bu derece beni sevindirmemişti. Demek ki babam beni artık asker olarak kabul ediyordu. İçimde sevinç bulutları dalgalana dalgalana hazırlıklarımı bitirdim, bölüklerin toplandıkları yere doğru koştum. Silah sesleri hâlâ duyuluyordu.

Bölükler emir aldıktan sonra yürüyüş koluna geçtik. Birkaç saat sonra, keşif bölüğü döndü. Yanlarında çopurlu poturlu ve silahlı bir sürü insan vardı. Bunlar çetelermiş. Reisleri de Gavur Ali diye anılan biri. Biraz evvel silah atanların bunlar olduğu anlaşılmıştı. Meğer bu adamlar bir köy civarından geçerlerken hep böyle yaparlarmış. Gavur Ali’yi babamın yanına getirdiler. Babam sordu:

-Kimsiniz siz? Bu silah sesleri nedir?

-Ben Gavur Ali; biz de sizdeniz. Baskın yapmak için cephanemiz kalmadı. Bize cephane verin.

-Ya duyduğumuz silah sesleri neydi?

-Köy kenarından geçiyordum, bizimkiler aşka geldi.

-Ben, keyif için mermi yakanlara cephane vermem. Bir tek kurşunun bile bugün için kıymeti vardır.

Çeteciler babamın bu sözlerinden memnun olmadılar, homurdana homurdana uzaklaştılar. Sonradan öğrendiğime göre bu çetelerin çoğu Milli Mücadelemize hizmet etmişler. Fakat bir kısmı da köyleri basıp talan etmişler.

ÇERKES ETHEM SİLAH HEDİYE ETTİ

Gelinkondu Köyü’nden şafakla beraber ayrıldık. Geyve istikametine doğru ilerliyorduk. Ben, atımla babamın yanında gidiyordum.

İkinci karargahımızı Geyve Akhisarı’nda kurduk. Burada benim için çok mühim yeni bir hadise oldu; bölüklerimizden biri, zararlı faaliyette bulunan çetecilere karşı gönderilmişti. Bir haylilerlemiş olan bu bölüğe bir emir götürülmesi gerekiyordu. Bu iş için iki atlı hazırlandı. Babama beni de bu atlılarla göndermesi için yalvardım, razı oldu.

İki atlı ile birlikte karargahtan yel gibi uzaklaştık. Tarlalardan geçerken başka bir atlı grubun bize doğru geldiğini gördük. Askerlerden biri bu grubu tanıyormuş.

-Bursa grubu, diye bağırdı. Ben:

-Ne yapacağız şimdi? Diye sordum.

-Hiç, dediler; Kuvayı Milliyecidir. Bizimle birliktir. Bir şey yapmazlar.

Atlı grup bize yaklaşınca önlerindeki adam attan indi. Doğru bana yürüdü ve atımın yularını tutarak sordu:

-Sen kimsin küçük?

-Nezahet.

-Baban kim senin?

Yanımdaki asker cevap verdi:

-Bizim kumandanımız Halit Beyin kızıdır bu.

Çete Reisi beni okşadı:

-Sen, dedi; iyi bir asker olacaksın ama birşeyin noksan.

Üstüme başıma göz gezdirdim; herşeyim tamamdı.

-Benim hiçbir şeyim eksik değil.

-İyi düşün bakalım küçük.

-Herşeyim tamam benim.

-O halde nasıl harp edeceksin?

Silahsız olduğumu ima etmek istediğini anladım.

-Bana göre silah yok ki…

Güldü:

-Ben sana silah bulurum.

Sonra adamlarından birini çağırdı. Ver şu silahını, dedi. Adam omuzundan çıkardığı silahı reise verdi. O da bu silahı bana uzatarak:

-Al bakalım küçük, dedi; işte şimdi tam asker oldun.

Görüştüğüm ve bana silah hediye eden bu çete reisinin Çerkes Ethem olduğunu sonradan öğrendim. O zamana kadar hiç böyle küçük silah görmemiştim. Meğer bu Yunanlılardan alınmış bir filinta imiş. Çok sevinmiştim; aylarca hasretini çektiği oyuncağa kavuşan çocuk gibiydim….

(Nezahet Onbaşı’nın bu silahını daha sonra babası Hafız Halit alır. Kendini yaralayabileceği düşüncesiyle mermilerini boşaltır. Nezahet onbaşı aylarca sırtında bu filintayla cephelerde gezer.)


Aksiyon Dergisi

Kim olduğunuzun farkında mısınız?

19/4/2008 · Kategori: tarih

Bu tür yazılara ara vereceğimi söylüyorum güya. Ama ben bıraksam, gerçekler beni bırakmıyor.

SABAH grubu el değiştirdikten, Yılmaz Özdil de ayrıldıktan sonra, SABAH gazetesi almamaya başladım. Ama evde gazete bitmiş. Sofranın altına koymak için gazete lazım. Bol bol sayfası olan bir gazete lazımdı. Kardeşim gitmiş, almış.

Az önce Hacer Gemici'nin yazısını okuduktan sonra, gazeteyi kaptığım gibi bilgisayar başına geçtim. Yazının sonunda şöyle diyor :

Enerji sektörünün duayeni Tuğrul Erkin, Türkiye'nin artık enerjide yanlış yapma lüksü olmadığının altını çiziyor. Erkin'in anlattıkları ilginç. Her hükümet değişikliğinde, 'petrol bulundu, gaz bulundu' gibi haberlerin arttığına işaret eden Erkin, Afşin Elbistan'da bulunan 3.2 milyar tonluk linyit rezervi ile ilgili olarak şu ilginç detayı anlatıyor: "Orayı son anda umut kesilmişken Almanlar buldu. Ben bunu Almanlara sorduğumda aldığım yanıt şuydu: "Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi'nde, 'Elbistan'da savaşan kavimler yeraltından çıkardıkları taşları yakıyordu'  diye yazmış. Asıl kaynağımız odur."


Görün işte, duyarsız kalınca ne hallere düşüyoruz! Gezginliğiyle, araştırmacılığıyla gurur duyduğumuz Evliya Çelebi'nin hemen hemen her kütüphanede bulunan eseri Seyahatname'si Almanlar'ın işine yarıyor. "Biz, kendimizi tanımıyoruz, toprağımızın kıymetini bilmiyoruz" derken bunu diyorum işte.

***
Hangi birisini anlatayım, hele hele Doğu Türkistan'ı nasıl anlatayım, hangi kelimelerle anlatayım? Çin, sahipsiz sandığı Uygur topraklarını sömürürken, Çin elçileri tarih boyunca yaptıkları gibi "güleryüzlülükle, tatlı sözle" Doğu Türkistan'ı inkar ediyorlar. Bizimkiler ise, Dünya barışının simgesi Olimpiyat'ı kutlamak için Çin'e baş eğiyorlar. Durum böyle olunca, çağlar öncesinden seslenen Bilge Kağan'ın sözlerini hatırlamamak imkansız :

"
Çin milletinin sözü tatlı, ipek kumaşı yumuşak imiş. Tatlı sözle, yumuşak ipek kumaşla aldatıp uzak milleti öylece yaklaştırırmış. Yaklaştırıp, konduktan sonra, kötü şeyleri o zaman düşünürmüş. İyi bilgili insanı, iyi cesur insanı yürütmezmiş. Bir insan yanılsa kabilesine, milletine, akrabasına kadar barındırmaz imiş. Tatlı sözüne, yumuşak ipek kumaşına aldanıp çok çok, Türk milleti, öldün; Türk milleti, öleceksin!

***
İnternette en çok gezen yazılardan biri de, Japonlar'ın Çanakkale hakkında söyledikleri :

"Sizin Hiroşima ve Nagazaki gibi yerleriniz bizimkilerden çok daha etkilidir. Bir metrekareye bin merminin düştüğü Çanakkale Zaferi'nin kazanıldığı tarihî savaş alanları sizde. Çocuklarınızın ve gençlerinizin şoke olması için yeter de artar bile. Dünyanın en gelişmiş ve güçlü ordularına karşı Türkler olmazları olduruyor ve bütün dünyayı hayretler içerisinde bırakan bir zafer kazanıyorlar. İşte sadece bu olay, bu bölge ve bu zafer dahi gençlerinizin milli şuur kazanmalarına yetecek örneklerle doludur. Bu sebeple gençlerinizi Çanakkale'ye götürüp gezdirmelisiniz. Bölgeyi bilerek gezmeli, atalarının ne olmazları başardığını gururla görmeli, iftiharla öğrenmelidirler.. Daha sonra onlara demelisiniz ki: Sizler de birlik beraberlik içinde çalışmazsanız, düşmanlarınız yine gelirler, Çanakkale'yi işgal etmeye kalkışırlar, yurdunuzda özgür yaşamayı size layık görmezler... Ama çalışır, teknolojiyi yakalarsanız, ülkenizi kalkındırır, ilerleyen ülke haline getirirseniz, düşmanlarınızın sizi etkileri altına alma cesaretleri yok olur. Özgürlüğünüzü korursunuz.. İki büklüm değil, başınız dimdik yaşarsınız!.."

***

Uzun yıllar Türkiye’de kalan Mevlânâ ve Yunus uzmanı İtalyan müsteşrik Anna Masala’nın bir lafı var:

"Siz Türkler hazine sandığının üstüne oturup dilenen dilencilere benziyorsunuz. Oturmuşsunuz hazine sandığının üstüne ama neyin üstüne oturduğunuzun farkında bile olmadan elinizi de açmışsınız ve her şeyi Batı dünyasından dileniyorsunuz."

Aslında bunu Ahmet Hamdi Tanpınar, çok daha önce dile getirmişti :

"
Tarih, bizim üzerine uzanıp yatacağımız bir hamak değildir."

Yeri gelmişken, bütün bunlar, hamakta sallanıp, 301 furyasına kapılanlara da duyurulur.

Herkese "iyi tatiller".

Atatürk ve Türk Dünyası

18/4/2008 · Kategori: tarih



1933 yılı 29 Ekim gecesi, herkes Cumhuriyet'in 10. yılını kutluyor. Atatürk o sırada Türk Ocağı'nda yabancı diplomatlara yemek veriyor, davetliler gecenin ilerleyen saatlerinde birer ikişer dağılırlar, Atatürk yakın arkadaşları Salih Bozok, Kılıç Ali, Nuri Conker'i kastederek "Bizimkiler nerede ?" diye sorar, Tevfik Rüştü Aras (Atatürk'ün dışişleri bakanı) Ziraat Bankası salonundaki baloda olduklarını söyler.

Hep beraber Ziraat Bankası'nın balo salonuna giderler. İçerisi tıklım tıklımdır, Atatürk gelince herkes alkışlar, "Yaşa Gazi Paşam" şeklinde tezahürat yapar. Atatürk halkıyla sohbet etmeyi çok sevdiği için sandalye ve masa ister ki isteyenler ona sorularına sorabilsinler. Soru sormak için gelen kişilerden biri Zeki isimli 25 yaşlarında bir doktordur. Şunu sorar;

-Gazi paşam ! Saltanatı kaldırdık, hilafeti meclisin manevi şahsiyetinin içine aldık; bunlar yapılana kadar bir milletin ideali olabilirler. fakat, yapıldıktan sonra yeni bir düzen kurulur ve işler... Onun iyi işlemesi, kötü işlemesi, ideal değildir, iyi işlemesini sağlamaya mecburuz ! Yaptığımız öteki devrimler de yapıldığı an ideal olmaktan çıkar. Artık ideallerimiz, yaşadığımız gerçekler haline dönüşmüştür. iyi ya da kötü sonuç vermesi bizim sorumluluğumuzun sonuçlarını belirler.

Ama bir de Milletlerin babadan-oğula sıçrayan uzun vadeli idealleri vardır. Siz bize böyle bir ideal aşılamadınız ! Yahut benim bundan haberim yok ! Bunu bize açıklar mısınız Gazi Hazretleri ?

Atatürk bu soruya şöyle cevap verir;

-Bunlar vicdanımıza yazılmış gerçeklerdir; konuşulmaz, yaşanır !

Elbet bu milletin bir ülküsü olacaktır ama bu ülküler devletler tarafından açıklanmaz; Millet tarafından yaşanır ! Nasıl, bakarken gözlerimizi görmüyor, onunla herşeyi görüyorsak, Ülkü de onun gibi, farkında olmadan vicdanlarımızda yaşar ve herşeyi ona göre yaparız... Ben Devlet Başkanıyım ! Sorumluluklarım vardır ! Bu sorumluluklarım altında konuşamam ! Bu konuda genç arkadaşlarımla ayrıca konuşacağım.

Sonra Atatürk halkın Cumhuriyet bayramını tekrar kutlar ve Dr. Zeki’yi yanına alarak Genel Müdür’ün odasına çıkar. Atatürk’ün arkasında duvarda bir Türkiye haritası vardır. Karşısında oturan Dr. Zeki’ye :

-Benim arkamdaki haritayı görüyor musun ?

-Evet Paşam.

-O haritada Türkiye’nin üstüne abanmış bir blok var, Onu da görüyor musun ?

-Evet, görüyorum Paşa Hazretleri

-Hah. İşte o ağırlık benim omuzlarım üstündedir. Omuzlarım üstünde olduğu için, Ben Konuşamam !

Düşün bir kere.. Osmanlı imparatorluğu ne oldu ? Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ne oldu ? Daha dün bunlar vardılar.. Dünyaya hükmediyorlardı ! Avrupa’yı ürküten Almanya’dan bugün ne kaldı ?.. Demek hiçbir şey sür-git değildir ! Bugün ölümsüz gibi görünen nice güçlerden, ileride belki pek az birşey kalacaktır. Devletler ve Milletler, bu idrakin içine olmalıdırlar.

Bugün Sovyetler Rusya dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir.. Devlet olarak bu dostluğa ihtiyacımız var ! Fakat yarın ne olacağını kimse kestiremez. Tıpkı Osmanlı İmparatorluğu gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi parçalanabilir ! Bugün elinde sımsıkı tuttuğu Milletler, avuçlarından sıyrılabilirler.. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir !.

İşte o zaman Türkiye, ne yapacağını bilmelidir !

Bizim bu dostumuzun yönetiminde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onları arkalamaya hazır olmalıyız !

“Hazır olmak” yalnız o günü susup beklemek değildir, “hazırlanmak lazımdır”. Milletler, buna nasıl hazırlanırlar ? Manevi köprülerini sağlam tutarak ! Dil bir köprüdür, inanç bir köprüdür, tarih bir köprüdür ! Bugün biz , bu toplumlardan dil bakımından, gelenek, görenek, tarih bakımından ayrılmış, çok uzağa düşmüşüz!. Bizim bulunduğumuz yer mi doğru, onlarınki mi ? Bunun hesabını yapmakta fayda yoktur !. Onların bize yaklaşmasını bekleyemeyiz; Bizim, onlara yaklaşmamız gerekli...

Tarih bağı kurmamız lazım.. Folklor bağı kurmamız lazım .. Dil bağı kurmamız lazım..

Bunları kim yapacak ?

Elbette Biz..

Nasıl yapacağız ?.

İşte görüyorsunuz , “Dil Encümenleri” , “Tarih Encümenleri” kuruluyor

Dilimizi, onun diline yaklaştırmaya, tarihimizi ortak payda haline getirmeye çalışıyoruz. Böylece, birbirimizi daha kolay anlar hale geleceğiz. Bir sevgi parlayacak aramızda, tıpkı bir vücut gibi, kaderde ve mutlulukta birbirimizi duyacağız ve arayacağız. Ortak bir dil amaçladığımız gibi, ortak bir tarih öğretimiz olması gerekli.. Ortak bir mazimiz var, bu maziyi, bilincimize taşımamız lazım. Bu sebeple okullarda okuttuğumuz tarihi Orta Asya’dan başlattık ! Bizim çocuklarımız, orada yaşayanları bilmelidirler. Orada yaşayanlar da bizi bilmeli..

İşte bunu sağlamak için de “Türkiyat Enstitüsü”nü kurduk. Kültürlerimizi, bütünleştirmeye çalışıyoruz ! Ama bunlar, açıktan yapılmaz ! Adı konarak yapılacak işlerden değildir. Yanlış anlaşılabildiği gibi, savaşlara da sebep olabilir. Bunlar, Devletlerin ve Milletlerin derin düşünceleridir.

İşitiyorum: Benim dil ve tarih ile uğraştığımı gören kısa düşünceli bazı vatandaşlarımız; “Paşanın işi yok ! Dil ile Tarih ile uğraşmaya başladı” diyorlarmış. Yağma yok !. Benim işim başımdan aşkın. Ben bugün çağdaş bir Türkiye kurmaya ne kadar çalışıyorsam, yarının Türkiye’sinin temellerini de atmaya o kadar dikkat ediyorum.

Bu yaptıklarımız, hiçbir millete düşmanlık değildir.

Barıştan yanayız, barıştan yana kalacağız !

Ama durmadan değişen dünyada, yarının muhtemel dengeleri için hazır olacağız.

Bunları sana, akıllı bir genç olduğun için söylüyorum. Açıktan söylemiyorum, kulağına söylüyorum.. Sen bil, gerekçesini kimseye söylemeden böyle davran, çevrenin de böyle davranması için gerekeni yap ! İdealler konuşulmaz, yaşanır !

İşte senin sorunun karşılığını da böylece vermiş oldum !

Gece ilerlemişti. Atatürk arkadaşları ile birlikte, bulvara çıktığı zaman, taze bir sabah Ankara göklerinde ışımaya başlamıştı.

(*Olay İhsan Sabri Çağlayangil’den dinlenmiş, Sebati Ataman, Kılıç Ali, Tevfik Rüştü Aras, Hikmet Bayur tarafından doğrulanmıştır.)

Kaynak: Atatürk'ün Avrasya Devleti/ İsmet Bozdağ

Atatürk'ün cevap veremediği insan

13/4/2008 · Kategori: tarih

Tarihimiz sayısız savaşlarla doludur. Biz bu savaşlardan baş kaldırıp ne memleketi imar edebilmiş, ne de kendimiz refaha kavuşmuşuzdur. Bunun
sebebi, bizim suçumuz olduğu kadar düşmanlarımızın da suçudur. Çünkü başta Ruslar olmak üzere düşmanlarımız hep şöyle düşünürlerdi:

-Türklere rahat vermemeli ki, başka sahalarda ilerleyemesinler. ..

Bunun için de sık sık başımıza belalar çıkarırlar, savaşlar açarlar, Balkan milletlerini "İstiklal" diye kışkırtırlardı. Biz böyle durmadan savaşırken de o zamanlar askere alınmayan gayri müslimler zenginleşirlerdi.

Onların neden zengin, bizim neden fakir kaldığımızı bir köylü, Atatürk'e verdiği kısa bir cevap ile çok güzel açıklamıştır.

Atatürk, Mersin'e yaptığı seyahatlerden birinde, şehirde gördüğü büyük binaları işaret ederek sormuş:

-Bu köşk kimin?
-Kirkor'un.. .
-Ya şu koca bina?
-Yargo'nun.. .
-Ya şu?
-Salomon'un. ..

Atatürk biraz sinirlenerek sormuş:
-Onlar bu binaları yaparken ya siz nerede idiniz?

Toplananların arkalarında bir köylünün sesi duyulur:

-Biz mi nerede idik? Biz Yemen'de, Tuna Boyları'nda, Balkanlar'da, Arnavutluk Dağlarında, Kafkaslar'da, Çanakkale'de, Sakarya'da savaşıyorduk paşam...

Atatürk bu anısını naklederken:
-Hayatımda cevap veremediğim tek insan bu ak sakallı ihtiyar olmuştur, derdi.

« Önceki :: Sonraki »