her gün... her gün...
3/6/2008 · Kategori: defterim
Sabahlayacağım. Öküz gibi uykum var. Yine de sabahlayacağım. Bu saatte uyumak bana ödül olur. İşkence çektirmem lazım kendime. Geceleri uyumayacağım. Bu sefer kederden.
Sarhoş olduk dedik, kim anladı? Kimse. Beni bir sen anladın, sen de yanlış anladın! Susmayı gitmek, esmeyi geçmek sandın be gülüm...Ben şimdi odama tıkılı bir vaziyette, bu sıcakta, yağmursuz... Pemcerelerimi kapattım, kendimi tutamayıp esmeyeyim, esmek isterken camdan atlamayayım diye. İçerisi, içerimden soğuk. Isınacak!
Saat 2.20.
Bu saatte 21 yaşında bir "çocuğun" ne işi var dışarıda?
Gittim 2 tane 2,5 litrelik kola, biraz cips, çerez aldım, sıkıntıma ortak olsunlar diye. Zaten kimleri tükettim, kaç kere tükendim.. Biraz da onların başını yiyeyim.. İçeyim.. Zaten bu saate açık olan sadece içki satan bir tekel bayii vardı. Oradan aldım mezelikleri. Dinden çıkmaya niyetimiz yok, ama gözüm içki şişelerine takıldı. Güldüm halime. O kadar mı düştün be adam! Be çocuk!
Şimdi elim alışmış bu saatlerde bilgisayarı açmaya. Uykum var geberesiye. Ama açtım bilgisayarı. Acı çektirmem lazım. Eskiden hoşlandığımız kızın peşi sıra giderken geçtiği sokakları gezerdik, şimdi site site belamızı arıyoruz. Hani iki tane serseri bulup sataşalım, iki dayak yiyelim, zırlayalım.
Piksel piksel kağıtlara ağlıyoruz işte. Neden? Piksel piksel yaşadık hayatı, sevdayı da ondan. Kelimeleri düşünerek söyleyen bu adam, bu çocuk şimdi kafayı yediğinden aklına geleni yazıyor öylesine. Sokaklarda lanlı lunlu bağırıyor artık bu efendi, bu saygılı çocuk.
Zaten ne geldiyse başımıza bu saygıdan gelmedi mi? Bu iyi niyetten.. Bu saflıktan... Bu enayilikten. Doymayalım enayiliğimize. Anamızın sözünden çıkmayalım, babamızın gözünden düşmeyelim, kardeşimiz bile fellik fellik kız peşinde koşmaya başlamışken biz sevdiğimize o bilmese bile ihanet etmeyelim. Etme be! Etme!
Edemeyiz de zaten. Biz öyle yetişmedik. Biz öyle bilmedik hayatı, öylesine sevmedik sevdamızı. Ama hayat bu, gözden uzak olanları uzak düşürüyor kalbe. Yakın olalım diye uzaklaştık bu sefer. O sefer sevdiğimiz buhar oldu. Belki hepten buhardı diyeceğim ama, değildi be!
Anlamsız... Anlamsız... Manasız... Gereksiz... Niyetsiz...
Biz Mecnun'a erelim diyince, Leyla'mız terketti bizi efsane gibi. "Sevdiğine kavuşamazsın, aşk olur" demiş Ankara'nın köylüsü. Aşk olsun be köylüm, aşk olsun! Olursa da böyle olmazsa aşk olsun!
Saat 2.30.
On dakikada hayatta bu kadar şey yazamazdım herhalde. Döküyorum şimdi kederimi ortalığa. Anlatamadık derdimizi, bari şimdi cümle alem duysun. Başlarım blogunuza da, sitenize de... Aşk var ulan, karasevda var burada!
Sarı sevda var... Sevda var.. Gül var... Lale var... Şiş var.. Kebap var.. Ne şişi, ne kebabı! Köz var.. Ateş var.. Yağmur yağsa ya! Kar yağsa ya!
Haziran bile geldi, bir sen gelmedin be Şubat!
Özledik seni.
Saat 2.41.
Tam 20 dakikada yazdım özledik diye.
Ama 20 sene bekledim, 20 günde yitirdim, 20 dakikada özledim be seni!
21 Ocak 2000'de yazmışım dört satırı.
"dağlara git yağmur
oralara es rüzgâr
yeter bu çektiğim esaret, işkence
ağlıyor yüreğim ince, ince..."
Beni mucizeye inandırdın, şimdi de yağmaz mısın!
Sen yağmasan da sözümü tutacağım...
Kendimi her gün... Ama her gün savuracağım!








